Küçükken saçma bir inanışım vardı. Her sabah uyanır bi güzel dakikalarca esnerdim. Sözde ritüelimdi bu benim hem de hep aynı saatte bıkmadan usanmadan yaptığım pek özel bi ritüel. Unuturdum bazı sabahlar ama olsun o zaman da birikirdi esnemelerim yani aslında unutmaz bekletirdim. Birikince de "Allahım ne yapacağım şimdi ben" der panikler hemen günlerce biriken esnemelerimi yapmaya başlardım. Kollarımı açar, bacakları uzatır öyle dakikalarca esnetirdim vücudumu. Dakikalar çok önemliydi! Kaytarmadan hakkını verirdim. Yapmayı unuttuğum her günün dakikasını da ayrı ayrı hesaplardım :)) Dün tam 5 dakika esnemedim bugün de 5 dakika var tamam bugün tam 10 dakika esnemek zorundayim! Aman Allahım çocukluğuma inmek isteyen o psikoloğa acıdım şimdi bak:) Başta demiştim saçma bir alışkanlık diye hiç gülme okurken!
Şimdi bu gece farkettim ki büyüyünce bi başka saçma ritüelim daha olmuş benim.. Hiç farketmeden ve istemeden bu kez! Esnemek kadar rahatlatıcı ama yine bi o kadar gereksiz. Bir gün yapmayı unutsam biriktirip çoğaltıp yine dakikaları arttırarak yaptığım.. Yine her güne inatla ayrı dakikalar ekleyerek, katlayarak bazen. Heh bu günlük bitti deyip rahatlayana kadar. Sebebi bitmediği sürece de kurtulamayacağım bi ritüel..
O zaman bu yeni alışkanlığımın şerefine dinle bence benimle..
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma
Ağlamak güzeldir
Ağlamak öfke delice nefret
Doruklarda aşk doyumsuz sevinç
Kahreden keder kısaca hayat
Ve nefesin ve nefesindir
Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma
Ağlamak güzeldir
Ağlamak senin kara dünyana
Hala sevdiğin ve hissettiğin
Tüm güzelliğin ve çirkinliğinle
Varolduğundur varolduğundur
Ağlamak şu gelip geçici dünyada
Herşeye rağmen varolmak demektir
Ağlamak yaşayan binlerce duygu
İnsanca güzel bişeydir
Ağlamak güzeldir
8/28/2012
8/16/2012
Böyle iki cümle de yalnızlık için..
Herkes mi böyledir diye düşündüm. Sanki herkes böyle olsa biraz olsun rahatlayacaktım. İnsan mutluluğunu paylaşır da acısının aynısından başka birinde daha olmasını ister mi hiç. Bencillik mi bu? Yalnız olma korkusu mu? Yoksa aynı olma isteği mi?
Kalabalık içinde herkesi konuşturup, sadece kendini dinlediğinde başlıyorsun hissetmeye bu duyguyu önce. Bir heyecan planlar yapıp zamanı vakti gelince de aslında o anın umrunda bile olmadığını farkettiğinde ve yine yarın ne yapacağını düşündüğünde.. Yastığa başını koyduğunda düşünmeye değil sadece uyumaya vaktim olsun telaşında olduğunda, biliyorsun.. Aslında seni o kadar da sevmediğini gözlerinin taa içinde gördüğünde.. Yani bir nevi kaçmak için yine bir araya gelmeye çalıştığında... E tabii büyük korku insanın kendini kendine bırakması bu zamanlarda.
Aman ağlarız korkusuyla kahkahalar yaratmaya çalıştığında hissediyorsun yorgunluğunu.
Ağlamak güzeldir aslında gözyaşından yorulur hale gelmedikçe. Dostlar da iyidir aslında bir gün her gününü paylaşmaktan vazgeçmedikçe. Susmak da güzeldir bir tek kendine yapmadıkça.
Zaman için de ilaçtır derler bence bağışıklık kazanmadıkça...
Kalabalık içinde herkesi konuşturup, sadece kendini dinlediğinde başlıyorsun hissetmeye bu duyguyu önce. Bir heyecan planlar yapıp zamanı vakti gelince de aslında o anın umrunda bile olmadığını farkettiğinde ve yine yarın ne yapacağını düşündüğünde.. Yastığa başını koyduğunda düşünmeye değil sadece uyumaya vaktim olsun telaşında olduğunda, biliyorsun.. Aslında seni o kadar da sevmediğini gözlerinin taa içinde gördüğünde.. Yani bir nevi kaçmak için yine bir araya gelmeye çalıştığında... E tabii büyük korku insanın kendini kendine bırakması bu zamanlarda.
Aman ağlarız korkusuyla kahkahalar yaratmaya çalıştığında hissediyorsun yorgunluğunu.
Ağlamak güzeldir aslında gözyaşından yorulur hale gelmedikçe. Dostlar da iyidir aslında bir gün her gününü paylaşmaktan vazgeçmedikçe. Susmak da güzeldir bir tek kendine yapmadıkça.
Zaman için de ilaçtır derler bence bağışıklık kazanmadıkça...
8/13/2012
Aşka Veda / Can Dündar
Can Dündar severim.
Kitaplarının bir sayfasında, sözlerinin bir arasında kendimi bulmuşluğum çoktur. Hatta eşcinsel olmayıp da kadınları böylesine iyi anlayan nadir erkeklerden olduğunu düşünürüm, ondan başkasına da henüz denk gelmedim zaten:)
(Eşcinsel dostlarım aman bu bölümü yanlış anlamasın)
"Aşka Veda" tasarımının, içeriğiyle uyumunu harika yakalamış bir kitap. Hazırlayanın emeğine sağlık. Keyifle okudum, bir kaç saatte de bitirdim. Yazarın akıcı dili alıp götürüyor yine saatleri zaten. Çok şey düşündürüyor, üzüyor, özletiyor, güldürüyor ama genelinde de biraz iç karartıyor :) Yine de yalnız olmadığını hissettiriyor, bak işte bu hissi pek güzel veriyor!
Çok duyguya veda etmişiz, unutmuşuz, hatırlatıyor. Aşkın evrimsel sürecini ve günümüz ilişkilerinin vıcık vıcık hallerini gayet açık özetliyor. (Anlayanımıza...) Yaşanmış hikayeleri de pek güzel. Siyaseti, kadını, erkeği, popüler kültürü, maziyi, şimdiyi.. o harika Can Dündar bakışıyla pek güzel harmanlıyor.
Velhasıl sevdiğim bölümlerden birini de aşağıda paylaşmak isterim.
Al, oku bak, seveceksin…
70 Model Aşklar
Bir süre senaryo danışmanlığını yaptığım Hatırla Sevgili dizisinin son bölümünü ekiple birlikte izledim. Dizinin senaristi Nilgün Öneş’in, “Belki hâlâ umut vardır,” diyen son sözleriyle ilk gençliğime gittim. Nicedir açmayan bir çiçeği koklamış gibi oldum yeniden...
Dizinin genç oyuncularının yaşadığı çağ ile canlandırdığı çağ ne kadar da farklıydı birbirinden...Onların tarih diye anlattığı şey, bizim gençliğimizdi.Ve onların gençliği, bizim tarihimizin mahşer yeri...Dizi boyunca birbirine uzanıp kavuşamayan bütün o ellerde, içinde “demir bir yumruk” gibi gezdirilen hislerde, altında tutkuyla beklenen pencerelerde, uzun sessizliklerde, sevip diyememelerde, ayrılıp vazgeçememelerde, 70’liler için çok tanıdık bir hissiyat gizliydi; ki o hissiyatın hatırlatılması, dizinin siyasal hafızaya katkısı kadar önemliydi.
Söylenememiş iki sözcük yüzünden heba olup gitmiş aşkların mezarlığıdır 70’ler...Oysa bugün aynı iki sözcüğün enflasyonundan tıklım tıkış, aşkın kabristanı...Sevda uğruna dünyayı yıkacak kadar cüretkâr ama iş, o sevdayı itiraf etmeye gelince dünyası yıkılan çocuklardık.O yüzden çoğumuz sevgimizi hayat boyu “sinede bir yâre” gibi sakladık. İlk yavuklumuzla hiç uyuyamadıysak da hep onun hayaliyle sabahladık.Ve o aşklar, bir türlü vuslata erip hakkıyla yaşanamadığından, eskimeyip her daim taze kaldılar.
Kaç kırık aynada ilanıaşk provalarımızın izi vardır kim bilir; kaç lise kitabı, kurutulmuş güllerimizin döşeğidir.Kaç park bankında, kaç yaz kampında mahcup “arkadaşlık” tekliflerimizin ergen sesi gizlidir.Kaç plağın kapağında, kaç hatıra defterinin “kalbin kadar temiz sayfalarında” anlaşılmayı bekleyen imalı mısralarımız vardır.Hele mektuplar!Bizler ki son nesliyiz mektup denilen itirafnamenin... Kaç mektup “Gece ve Müzik” eşliğinde karalanmış, kaçı “Örnek Aşk Mektupları” kitabından ya da cep fotoromanından araklanmış, kaçı gizlice yavuklu cebine saklanmış ve ümitle cevap kollanmıştır.
“Aşk” demek cüretti zaten; “arkadaş”tık biz... “O en güzel, o en sıcak duygu”ydu çünkü...“Çıkma” değil, hele “yatma” hiç değil, “konuşma” teklif edilirdi en kabadayısı...“Konuşma” teklifi bile, “Arkadaş kalalım,” diye reddedilirdi.Arkadaşlık, o kadar değerliydi.Bir kez söz verildi mi de, o söz, illa ki “kıyamete kadar” giden bir yemindi.El ele tutuşmaya cüret edebilenler uzun kır yürüyüşlerinde uzun uzun susarlar. Şiirler, şarkılar derdi, onların diyemediğini...Devrimciler, “En güzel günlerimiz / henüz yaşamadıklarımız”ı okurdu Nazım Usta’dan; lümpenler “Biz görmesek de görecekler var / bitecek dertlerimiz”i söylerdi Orhan Baba’dan...Umut, katığıydı yarın düşlerinin...Ve “ben” demek ayıptı, “biz” varken...
Lügatinde, “yalnızlık” yoktu 70’lerin; onca vuslatsızlığa rağmen bunca dile düşmemişti.Kavuşmak kolaylaştıkça arttı ıssızlık edebiyatı da... Sanki ete kemiğe büründükçe etten ve kemikten ibaret kaldı ilişkiler de...Nostaljik bir mazi güzellemesi yapmak istemem. Çünkü giderek zindana dönüşen, koyu bir karanlıktı aynı zamanda 70’ler...Ama aşkın ha babam ertelendiği o kanlı karanlıkta bile, en da-yanışmacı ve masum yanları saklıydı insanoğlunun...Ayşegül Devecioğlu, Kuş Diline Öykünen romanında bir kahramanına o masumiyeti şöyle söyletir:
Ben hiçbir zaman o kadar iyiliği bir arada görmemiştim. İnsanların en iyi halleri sanki saklanıp gizlendikleri kuytulardan çıkmış ortada salınıyorlar(dı).
Şimdi bakıyorum da umursamaz kalabalıklarda metruk bir yalnızlık yaşıyor neslim...“‘En güzel günlerimiz / Dün yaşadıklarımız’ mıydı acep?” diye sorguluyor.Canlandırdığı rol ile yaşadığı hayat arasında bocalayan, o yılların hesapsız aşklarını kıskanan, ilişki bolluğu içinde tenhalıktan yakınan genç dizi oyuncularıyla bunları konuştuk.Gecenin sonunda, “Belki hâlâ umut vardır,” dedim onlara...70’lerden kalma bir alışkanlıkla...
3/05/2012
Van Gogh Alive
Öyle çok resimden, sanattan anlayan biri değilimdir ne yazık ki. Hatta bir resme dakikalarca yorum yapıp derin anlamlar yükleyenleri şaşkın bakışlarla dinlerim. "Ne yazık ki!" Biraz sıkıcı geldiği de olur. Aslında sergiler güzeldir, insana gün içinde yaptığı onca gereksiz iş içinde anlamlı bir iş yaptığını hissettirir, en çok da bu hissi severim ya...
Bu duygusuz düşüncelerimin hep böyle süreceğini düşünürdüm. Konumuzla alakası yok ama en son bir kaç arkadaşım "duygusuzsun, şiirden bile anlamıyorsun" dediklerinde gaza gelip evi şiir kitapları ile doldurmuştum =))Önceleri okurken çok sıkıldığım bu kitaplar daha sonra çok severek okuduğum kitaplar haline geldi.
Velhasıl işte sergiler ve resimler için de böyle hissediyordum. Taa ki "Van Gogh Alive" ziyareti yapana dek! "Büyüleyici" denilen söz tam olarak karşılını bulmuştu. Helal olsun adamlara dedirtti. Adamlara diyorum çünkü bu sergiyi hazırlayan herkes büyük emek harcamış. Elbette başta "Abdi İbrahim" olmak üzere.

Sanatçıyı çok daha iyi öğrenmenin yanında, aynı zamanda bizi bir şair ile de tanıştırdılar. "Van Gogh" sözlerine ve 40 projektör ile gösterilen harika eserlerine hayran kalmamak işten değil.
"Sensory4" ismi verilen bir teknolojiyle gösterilen eserler ışık-ses-hareket ve renklerin bir arada kullanılması ile oluşturuluyor. Yani müzik ve akan görüntü sayesinde bir nevi o tabloların içindeymişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Bir duvarda eserin bütününü görürken hemen yan duvarda esere ait bir detay beliriyor. Diğer kolonda ise sanatçının o harika sözleri...
En çok sevdiğim sözü ise şu oldu paylaşmak isterim: "İçimde büyük bir ateş yanıyor, fakat kimse ateşin başına ısınmak için gelmiyor ve yanından geçenler sadece dumanı görüyor."
Bazı adamların içinde yanan bu ateşleri, işte böyle dışa vuruyor. Öyle bir ateşmiş ki bu, adamı "Van Gogh" yapıyor. (Tamam çok iyi bir cümle kuramamış olabilirim ama siz aldınız o duyguyu:)

Neyse ki geleneksel sanattan çok daha başka bir şey gördüm ve bu beni çok heyecanlandırdı. Herkesin gidip muhakkak görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Naçizane bir öneri;gezmektense oturarak izleyin çok daha keyifli oluyor.

Son olarak “Eğer gerçekten doğayı seviyorsanız, her yerde güzellikler bulursunuz” diyen Van Gogh’a sözüm şudur ki; “Ben senin doğanı pek sevdim ve sendeki güzelliği de gördüm. Eğer sen deliysen varsın tüm dünya deliye dönsün kötü mü?"renkli olur” =))
Bu duygusuz düşüncelerimin hep böyle süreceğini düşünürdüm. Konumuzla alakası yok ama en son bir kaç arkadaşım "duygusuzsun, şiirden bile anlamıyorsun" dediklerinde gaza gelip evi şiir kitapları ile doldurmuştum =))Önceleri okurken çok sıkıldığım bu kitaplar daha sonra çok severek okuduğum kitaplar haline geldi.
Velhasıl işte sergiler ve resimler için de böyle hissediyordum. Taa ki "Van Gogh Alive" ziyareti yapana dek! "Büyüleyici" denilen söz tam olarak karşılını bulmuştu. Helal olsun adamlara dedirtti. Adamlara diyorum çünkü bu sergiyi hazırlayan herkes büyük emek harcamış. Elbette başta "Abdi İbrahim" olmak üzere.
Sanatçıyı çok daha iyi öğrenmenin yanında, aynı zamanda bizi bir şair ile de tanıştırdılar. "Van Gogh" sözlerine ve 40 projektör ile gösterilen harika eserlerine hayran kalmamak işten değil.
"Sensory4" ismi verilen bir teknolojiyle gösterilen eserler ışık-ses-hareket ve renklerin bir arada kullanılması ile oluşturuluyor. Yani müzik ve akan görüntü sayesinde bir nevi o tabloların içindeymişsiniz gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Bir duvarda eserin bütününü görürken hemen yan duvarda esere ait bir detay beliriyor. Diğer kolonda ise sanatçının o harika sözleri...
En çok sevdiğim sözü ise şu oldu paylaşmak isterim: "İçimde büyük bir ateş yanıyor, fakat kimse ateşin başına ısınmak için gelmiyor ve yanından geçenler sadece dumanı görüyor."
Bazı adamların içinde yanan bu ateşleri, işte böyle dışa vuruyor. Öyle bir ateşmiş ki bu, adamı "Van Gogh" yapıyor. (Tamam çok iyi bir cümle kuramamış olabilirim ama siz aldınız o duyguyu:)
Neyse ki geleneksel sanattan çok daha başka bir şey gördüm ve bu beni çok heyecanlandırdı. Herkesin gidip muhakkak görmesini şiddetle tavsiye ediyorum. Naçizane bir öneri;gezmektense oturarak izleyin çok daha keyifli oluyor.
Son olarak “Eğer gerçekten doğayı seviyorsanız, her yerde güzellikler bulursunuz” diyen Van Gogh’a sözüm şudur ki; “Ben senin doğanı pek sevdim ve sendeki güzelliği de gördüm. Eğer sen deliysen varsın tüm dünya deliye dönsün kötü mü?"renkli olur” =))
1/13/2012
KREATİF DİREKTÖR JARGONU
Kreatif Direktör Jargonu’nun etimolojik açıdan incelenmesi çok güçtür. Zira ne zaman, ne kastedildiği asla çözümlenememektedir.
Aynı kelimeler farklı durumlarda, farklı zamanlarda ve farklı tonlamalarda yüzlerce farklı anlama gelebilir ya da gelmeyebilir.
İşte Kreatif Direktör Jargonu’daki en sık kullanılan ifadelerin “titizlikle yürütülen çalışmalar sonucu” bir nebze de olsa deşifre edilebilmiş karşılıkları:
“Yani” : Olmamış.
“Yaaaaniiiiii” : Hiç olmamış. Şu an aklımda başka bir şey olduğu için uzatmıyorum mevzuyu. Sen anla artık.
“Hım”: Olmamış canım.
“Hımmmmm”: Hiç olmamış. Hevesin kırılmasın diye bi düşünüyo gibi yapayım. O da senin güzel hatrına.
“Evet evet bu dünyalar” : En azından müşterinin adını öğrenmişsin, güzellll! Olacak, hadi bakalım. Yalnız bu yüreklendirme “Simit dünyası ve ayakkabı dünyası” esprisi yapabileceğin anlamına gelmesin.
“İlginç aslında” : Oldukça ilginç. Ne kullanıyorsun sen?
“Buradan bir şey çıkabilir”: Çıkmaz ama bi dene bakalım, nasılsa dediğime geleceksin.
“Bi bakalım”: Sen bak, yaz, çiz, düşün, taşın, işin içinden çıkarsan beni çaldır.
“Bi düşünelim”: Sen düşün, yaz, çiz, bi de o taraftan bak, üçüncü gözünle bak, eşini, dostunu ara, bi araştır, işin içinden çıkarsan sakın beni çaldırma toplantıdayım, mail at.
“Bu güzel ama daha başka ne olabilir?” : Kusura bakma ama elinde topu topu bir tane brief var, sunuma 20 saniye kalana kadar kasıcam seni.
“Güzel ama bu işe olmaz”: Bienal mi yapıyoruz evladım?
“Güzel güzel” : Bak, biraz cesaretlendirmeyle nasıl yola geliyorsun. Aferim. Yalnız kıs biraz satır aralarını.
“Sen at bana ben bi üstünden geçeyim” : Sen at bana, ben bir bakayım. Olamışsa nasılsa yine sen yapacaksın, arada bir sigara molası vermiş olursun.
“Ne durumdasınız?”: Sizi bi “geyik” gördüm bugün, çalışıldı inşallah?
“Ben senin yerinde olsam bunu böyle yaparım” : Olmamış diyorum, ollllll-maaaaa-mııııışşşş. Kalbini kırıcam ama artık.
“İyi yoldayız” : Herkes briefi okumuş en azından.
“Başlangıç için iyi” : Reklamcılık tarihine başlangıç için…
“Artık toparlamamız lazım” : Ben koptum, briefi bile hatırlamıyorum, hem beni update edin hem de işi bitirmiş olun lütfen.
“Son güne bırakmayalım” : Bu dediğime ben inanıyor muyum? Hayır.
“Hemen bakıyorum” : Hemen derken bu hafta filan işte.
“Hemen geliyorum” : Bi mailime bakıcam, yolda karşıma çıkan müşteri direktörleri bir şeyler anlatacak, yarısını dinlemiycem, ilk gözüme çarpan ekrandaki işe yorum vericem, o sırada en az üç kere telefonum çalacak, siz beni beklemeyin bence.
“Siz başlayın ben geliyorum”: Bi mailime bakıcam, yolda karşıma çıkan müşteri direktörleri bir şeyler anlatacak, yarısını dinlemiycem, ilk gözüme çarpan ekrandaki işe yorum vericem, planlamaya uğrayıp briefe bakıcam, beğenmiycem, revizyon vericem, o sırada en az üç kere telefonum çalacak, açmıycam, sonra geri arıycam, siz beni hiiiiççççç beklemeyin bence.
“Güzel fikir”: Ama çok heveslenme uygulamayı da bi görelim.
“Hımmm güzel fikir”: Valla güzel. Nası oldu bu?
“İyi fikir”: Bu işi hatırlıycam bi yerden ama dur bakalım… Archive’da mı vardı acaba ya?
“Çok iyi fikir”: E zaten bunu sana ben söylememiş miydim?
“Süper fikir”: Demek Starbucks’a gidiyorsun, iyi akıl ettin ya, bana da bi kahve alsana.
“Olur”: Tamam yapın.
“Olur, olur”: Tamam tamam, yapın yapın
“Olur, olur, olur, olur”: Neden bahsettiğinizi bile bilmiyorum, şu an acilen çıkmam lazım, yapın ama kötü olursa laf ederim. Evet yaparım.
“Nası gidiyo?”: Espriler havada uçuyo maşallah, fikir var mı fikir?
“Eveettttttttt”: Geliyorum, gümbür gümbür, büyük bir şevkle işlere bakmaya geliyorum. İşler hazır, fikirler nazır olmalı, tadımı kaçırmayın rica edicem.
“Alloooraaaa”: Geliyorum, gümbür gümbür, büyük bir şevkle işlere bakmaya geliyorum ama neşeliyim bugün, moral bozmam.
“Olur ama daha iyisini bulabiliriz”: Bu fikri babam da bulur. Daha iyisini bul, o zaman konuşalım.
“Devam… devam”: Öyle hemen ilk akla gelen fikri anlatmak yok, dünyada bırakmam.
“Şöyle yapsana”: Boşuna yoruluyosun, yap dediğimi bitsin gitsin.
“Onu şöyle yapalım mı?”: Senin dediğin de olur ama olmaz. Yani olur da olmaz. Aslında hiç olmaz da… Hevesin kırılmasın.
“Bence şöyle olsun”: Yap evladım, yap canım, yap güzelim. Kendini de beni de yorma.
“Çıkış noktası güzel”: Merakla bekliyorum… Bakalım buradan nereye varacaksın?
“Burada et / iş var”: Bundan bir şey olabilir. Olmayabilir de. Olursa ben sana söylerim ama daha ben emin değilim. Emin olmadığımdan eminim ama. Bak o net.
“Durumlarına bakmamız lazım”: Anlattığını pek dinlemedim kafanda bir toparla gel, o zaman bakalım. Evet evet ben de emin değilim. Olsun ama toparlarız.
“Öyle bir şey yap ki... gören “vay be ne fikir bulmuşlar” desin”: Gaz veriyorum, örnek veriyorum, cesaret veriyorum, zaman veriyorum hala tık yok. Bakma yüzüme öyle bulsam zaten ben bulurum.
“Çocuklar anlattı biraz... nedir o mesele?”: Kısaca anlat, bi ilgileniyo gibi yapıp gidicem. Çözüm buldum, buldum. Bulamadım başınızın çaresine bakın.
“Söyle o müşterine”: Her şeye de-brief, her şeye revizyon. Çocuklar salağa döndü ya, ayıp artık. Versinler parasını yapalım, bu kadar zamanda bu iş… Olacak şey değil! Aa pardon, sen bakmıyordun di mi o müşteriye? Kim bakıyo?
“Beni çarpmadı”: Nası olmamış belli değil. O fikir aklına geldiği anda unutup tövbe etmen gerek. Hiç mi tanımıyosun beni?
“Daha bakamadım”: Kim bilir hangi iş o? Elli bin mailin arasından ara da bul.
“Bakıyorum şimdi”: Belki bakarım, belki bakmam, bakarım cevap yazmam, bakmam, başka mail yazarım. Komplike bir kişiliğim var.
“Yarım saatte toparlarız”: Sabaha kadar buradayız.
“Yok sen yanlış anlamışsın öyle diil o”: Evet şu an aklıma daha iyisi geldi, iki gün seni boşuna yordum ama bunu sana söyleyip niye durduk yere bozuyorum? Bozmuyorum işte, onu diyorum.
“Yapıyor olucaz bi şekilde”: Yapıyor olacaksın bir şekilde. Ama üzülme bu her yerde böyle. Hayat çok zalim, kader faşist, karma hain. Bi yerden sonra kısmet bi de biliyo musun….
“Bu değil... ama bunun gibi... tam öyle değil de... şey gibi... anladın sen onu”: Anlasan iyi edersin zira ben hiçbir şey anlamadım bu dediğimden.
“Bu diil bak şöyle ama o da diiil... ben kötüsünü söylüyorum sen iyisini bulucan ama tam o da diiil”: Ne dediğimi bilmiyorum, çok mu belli oldu? Hem ben ne dediğimi bilsem burada seninle mi otururum? Bi düşün bakalım.
“Bi tık sağa, yok sola, üste... boşver geri al... sağa sağa… bi tık aşağı… bi saniye ben bakiim mi”: Senin yaptığın hale geri döndürücem bunu ikimiz de biliyoruz ama biraz da ben oynayayım mı çok sıkıldım toplantıda? Ha, ne diyosun? Bi tur versene mouse’u.
İLKAY YILDIZ'ın kaleminden, okurken epey eğlenmiştik :):)))
Aynı kelimeler farklı durumlarda, farklı zamanlarda ve farklı tonlamalarda yüzlerce farklı anlama gelebilir ya da gelmeyebilir.
İşte Kreatif Direktör Jargonu’daki en sık kullanılan ifadelerin “titizlikle yürütülen çalışmalar sonucu” bir nebze de olsa deşifre edilebilmiş karşılıkları:
“Yani” : Olmamış.
“Yaaaaniiiiii” : Hiç olmamış. Şu an aklımda başka bir şey olduğu için uzatmıyorum mevzuyu. Sen anla artık.
“Hım”: Olmamış canım.
“Hımmmmm”: Hiç olmamış. Hevesin kırılmasın diye bi düşünüyo gibi yapayım. O da senin güzel hatrına.
“Evet evet bu dünyalar” : En azından müşterinin adını öğrenmişsin, güzellll! Olacak, hadi bakalım. Yalnız bu yüreklendirme “Simit dünyası ve ayakkabı dünyası” esprisi yapabileceğin anlamına gelmesin.
“İlginç aslında” : Oldukça ilginç. Ne kullanıyorsun sen?
“Buradan bir şey çıkabilir”: Çıkmaz ama bi dene bakalım, nasılsa dediğime geleceksin.
“Bi bakalım”: Sen bak, yaz, çiz, düşün, taşın, işin içinden çıkarsan beni çaldır.
“Bi düşünelim”: Sen düşün, yaz, çiz, bi de o taraftan bak, üçüncü gözünle bak, eşini, dostunu ara, bi araştır, işin içinden çıkarsan sakın beni çaldırma toplantıdayım, mail at.
“Bu güzel ama daha başka ne olabilir?” : Kusura bakma ama elinde topu topu bir tane brief var, sunuma 20 saniye kalana kadar kasıcam seni.
“Güzel ama bu işe olmaz”: Bienal mi yapıyoruz evladım?
“Güzel güzel” : Bak, biraz cesaretlendirmeyle nasıl yola geliyorsun. Aferim. Yalnız kıs biraz satır aralarını.
“Sen at bana ben bi üstünden geçeyim” : Sen at bana, ben bir bakayım. Olamışsa nasılsa yine sen yapacaksın, arada bir sigara molası vermiş olursun.
“Ne durumdasınız?”: Sizi bi “geyik” gördüm bugün, çalışıldı inşallah?
“Ben senin yerinde olsam bunu böyle yaparım” : Olmamış diyorum, ollllll-maaaaa-mııııışşşş. Kalbini kırıcam ama artık.
“İyi yoldayız” : Herkes briefi okumuş en azından.
“Başlangıç için iyi” : Reklamcılık tarihine başlangıç için…
“Artık toparlamamız lazım” : Ben koptum, briefi bile hatırlamıyorum, hem beni update edin hem de işi bitirmiş olun lütfen.
“Son güne bırakmayalım” : Bu dediğime ben inanıyor muyum? Hayır.
“Hemen bakıyorum” : Hemen derken bu hafta filan işte.
“Hemen geliyorum” : Bi mailime bakıcam, yolda karşıma çıkan müşteri direktörleri bir şeyler anlatacak, yarısını dinlemiycem, ilk gözüme çarpan ekrandaki işe yorum vericem, o sırada en az üç kere telefonum çalacak, siz beni beklemeyin bence.
“Siz başlayın ben geliyorum”: Bi mailime bakıcam, yolda karşıma çıkan müşteri direktörleri bir şeyler anlatacak, yarısını dinlemiycem, ilk gözüme çarpan ekrandaki işe yorum vericem, planlamaya uğrayıp briefe bakıcam, beğenmiycem, revizyon vericem, o sırada en az üç kere telefonum çalacak, açmıycam, sonra geri arıycam, siz beni hiiiiççççç beklemeyin bence.
“Güzel fikir”: Ama çok heveslenme uygulamayı da bi görelim.
“Hımmm güzel fikir”: Valla güzel. Nası oldu bu?
“İyi fikir”: Bu işi hatırlıycam bi yerden ama dur bakalım… Archive’da mı vardı acaba ya?
“Çok iyi fikir”: E zaten bunu sana ben söylememiş miydim?
“Süper fikir”: Demek Starbucks’a gidiyorsun, iyi akıl ettin ya, bana da bi kahve alsana.
“Olur”: Tamam yapın.
“Olur, olur”: Tamam tamam, yapın yapın
“Olur, olur, olur, olur”: Neden bahsettiğinizi bile bilmiyorum, şu an acilen çıkmam lazım, yapın ama kötü olursa laf ederim. Evet yaparım.
“Nası gidiyo?”: Espriler havada uçuyo maşallah, fikir var mı fikir?
“Eveettttttttt”: Geliyorum, gümbür gümbür, büyük bir şevkle işlere bakmaya geliyorum. İşler hazır, fikirler nazır olmalı, tadımı kaçırmayın rica edicem.
“Alloooraaaa”: Geliyorum, gümbür gümbür, büyük bir şevkle işlere bakmaya geliyorum ama neşeliyim bugün, moral bozmam.
“Olur ama daha iyisini bulabiliriz”: Bu fikri babam da bulur. Daha iyisini bul, o zaman konuşalım.
“Devam… devam”: Öyle hemen ilk akla gelen fikri anlatmak yok, dünyada bırakmam.
“Şöyle yapsana”: Boşuna yoruluyosun, yap dediğimi bitsin gitsin.
“Onu şöyle yapalım mı?”: Senin dediğin de olur ama olmaz. Yani olur da olmaz. Aslında hiç olmaz da… Hevesin kırılmasın.
“Bence şöyle olsun”: Yap evladım, yap canım, yap güzelim. Kendini de beni de yorma.
“Çıkış noktası güzel”: Merakla bekliyorum… Bakalım buradan nereye varacaksın?
“Burada et / iş var”: Bundan bir şey olabilir. Olmayabilir de. Olursa ben sana söylerim ama daha ben emin değilim. Emin olmadığımdan eminim ama. Bak o net.
“Durumlarına bakmamız lazım”: Anlattığını pek dinlemedim kafanda bir toparla gel, o zaman bakalım. Evet evet ben de emin değilim. Olsun ama toparlarız.
“Öyle bir şey yap ki... gören “vay be ne fikir bulmuşlar” desin”: Gaz veriyorum, örnek veriyorum, cesaret veriyorum, zaman veriyorum hala tık yok. Bakma yüzüme öyle bulsam zaten ben bulurum.
“Çocuklar anlattı biraz... nedir o mesele?”: Kısaca anlat, bi ilgileniyo gibi yapıp gidicem. Çözüm buldum, buldum. Bulamadım başınızın çaresine bakın.
“Söyle o müşterine”: Her şeye de-brief, her şeye revizyon. Çocuklar salağa döndü ya, ayıp artık. Versinler parasını yapalım, bu kadar zamanda bu iş… Olacak şey değil! Aa pardon, sen bakmıyordun di mi o müşteriye? Kim bakıyo?
“Beni çarpmadı”: Nası olmamış belli değil. O fikir aklına geldiği anda unutup tövbe etmen gerek. Hiç mi tanımıyosun beni?
“Daha bakamadım”: Kim bilir hangi iş o? Elli bin mailin arasından ara da bul.
“Bakıyorum şimdi”: Belki bakarım, belki bakmam, bakarım cevap yazmam, bakmam, başka mail yazarım. Komplike bir kişiliğim var.
“Yarım saatte toparlarız”: Sabaha kadar buradayız.
“Yok sen yanlış anlamışsın öyle diil o”: Evet şu an aklıma daha iyisi geldi, iki gün seni boşuna yordum ama bunu sana söyleyip niye durduk yere bozuyorum? Bozmuyorum işte, onu diyorum.
“Yapıyor olucaz bi şekilde”: Yapıyor olacaksın bir şekilde. Ama üzülme bu her yerde böyle. Hayat çok zalim, kader faşist, karma hain. Bi yerden sonra kısmet bi de biliyo musun….
“Bu değil... ama bunun gibi... tam öyle değil de... şey gibi... anladın sen onu”: Anlasan iyi edersin zira ben hiçbir şey anlamadım bu dediğimden.
“Bu diil bak şöyle ama o da diiil... ben kötüsünü söylüyorum sen iyisini bulucan ama tam o da diiil”: Ne dediğimi bilmiyorum, çok mu belli oldu? Hem ben ne dediğimi bilsem burada seninle mi otururum? Bi düşün bakalım.
“Bi tık sağa, yok sola, üste... boşver geri al... sağa sağa… bi tık aşağı… bi saniye ben bakiim mi”: Senin yaptığın hale geri döndürücem bunu ikimiz de biliyoruz ama biraz da ben oynayayım mı çok sıkıldım toplantıda? Ha, ne diyosun? Bi tur versene mouse’u.
İLKAY YILDIZ'ın kaleminden, okurken epey eğlenmiştik :):)))
12/11/2011
Kurşun sesi kadar hızlı geçer yaşamak
Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır. Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu. Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır. Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar. Herşeyi didikleyip duran, mazisinin gölgesinden, anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan, gözleri ufuk yorgunu kadınlar. Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer, hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun. Zaman ilerledikçe birçok sey, daha zor olmaya başlar.
Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor,geçip gittiğiyle kalıyor. Zaman, aşk... herşey! Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır. Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda da umutsuzdurlar. Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek kadınlığa verilmiş iki cezadır.
"Murathan Mungan"
Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor. Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor,geçip gittiğiyle kalıyor. Zaman, aşk... herşey! Ayrılıkları ayrıntılar acıtır. Kadınları mahveden erkekler değil, ayrıntılardır. Erkekler, erkekliklerinin tadını alabildiğine çıkartırken, kadınlar bu konuda da umutsuzdurlar. Çünkü kadınlık bekler. Ummak ve beklemek kadınlığa verilmiş iki cezadır.
"Murathan Mungan"
12/04/2011
Bir hayli kırgınım. Beni anlamadığın kelimelerin, aslında her şeyi anlatıyor oluşlarına kırgınım.
biraz değiştim,
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
değiştim…
unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
ben benimle savaşıyorum,
seninle değil…
elbet alışırım…
biraz alıştım.
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
alıştım!
varlığını istemediğim tüm eksik yanları
ve çokluğunu da, yokluğunu da istemediğim
iki arada bir derede duyguya alışıyorum…
bir yanım bırak diyor bir yanıma
kesin değil! henüz tanıştık…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
tanıdığımı sandığım bana daha yakınım artık
duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda
ve aynalarda ağlarken gördüklerim kendi tarafımda
bir yanım memnun oldum diyor,
bir yanım tanıyamadım daha
samimi değil…
bir hayli kırıldım…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
canıma batan her halin felç gibi indi bedenime
gözlerimden tut da ciğerlerime kadar kırgınım…
aslında ne sana, ne olanlara…
kendime kırgınım!..
maziye hiç değil, âna kırgınım
anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına
dinlediğim şarkılarda bana seni anımsatan şarkıcılara
beni anladığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşuna
bir hayli kırgınım…
beni ben kırdım oysa…
iyi değilim.
galiba yoruldum…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
kalbime, kalbimi kanıtlamaktan
ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan...
aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!
sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!..
toprağa bakan yanım senden zaten ayrı
sana bakan yanımsa toprakla aynı
hıh! ne yaparsan yap, gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin!
gözlerim yorgun…
dudaklarım hissiz…
sarılmadan geçip giden uğurlamaların, kavuşmaları hep beklentisiz
söyleyemediklerini söylesen de şimdi
sesine aşina yanım, onca sessizlikten sonra artık sağır!
isteyerek değil…
çok çalıştım
paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkiye
ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
daha önce de gitmiştim…
çok çalıştım…
daha önce de gitmiştim…
kendi isteğimle…
anladım ki daha önce sevmemiştim!
çok çalıştım inan
değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye
her defasında daha da tozlanan canımı kırmadan korumaya
ve alışmaya kendime…
bu göz gözü görmez dumanlı halime
çok alışmaya çalıştım hem de…
tanıştım seninle doğan yanımla da, ölen yanımla da
birini yaşattım! yaşatıyorum da hala
ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da
yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
an be an çöküyor, insanın içindeki güç
işığı sönüyor…
beyaza dönüyor rengi git gide
hissizleşiyor…
ne yormak istedim seni,
ne de yormak kendimi
söylediğin gibi,
çok çalıştım
gitmeye de kalmaya da…
ikisi de aynı acı, ikisi de rezil
daha önce de gitmiştim
ama böyle kalarak değil
böyle kalarak değil...
"Çisel Onat"
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
değiştim…
unutamadığım sözlerinin arasında sıkışıyorum,
bir yanım kendimi kolluyor bir yanım seni
ben benimle savaşıyorum,
seninle değil…
elbet alışırım…
biraz alıştım.
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
alıştım!
varlığını istemediğim tüm eksik yanları
ve çokluğunu da, yokluğunu da istemediğim
iki arada bir derede duyguya alışıyorum…
bir yanım bırak diyor bir yanıma
kesin değil! henüz tanıştık…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
tanıdığımı sandığım bana daha yakınım artık
duvarlara anlatırken öğrendiklerim kendi hakkımda
ve aynalarda ağlarken gördüklerim kendi tarafımda
bir yanım memnun oldum diyor,
bir yanım tanıyamadım daha
samimi değil…
bir hayli kırıldım…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
canıma batan her halin felç gibi indi bedenime
gözlerimden tut da ciğerlerime kadar kırgınım…
aslında ne sana, ne olanlara…
kendime kırgınım!..
maziye hiç değil, âna kırgınım
anlatamadığım, anlayamadığım masalların bana yaptıklarına
dinlediğim şarkılarda bana seni anımsatan şarkıcılara
beni anladığın kelimelerin bana her şeyi anlatıyor gibi geliyor oluşuna
bir hayli kırgınım…
beni ben kırdım oysa…
iyi değilim.
galiba yoruldum…
her şey kadar, herkes kadar, sen kadar…
kalbime, kalbimi kanıtlamaktan
ve kanıtladığıma kendimi inandırmaktan...
aslında ne pişmanım ne de pes ediyorum!
sadece beni kaybettikçe seni kaybediyorum.
şu kalp denen, beni bana sorgulatıyor artık
ki seni sorgulamamasını nasıl beklerim?!..
toprağa bakan yanım senden zaten ayrı
sana bakan yanımsa toprakla aynı
hıh! ne yaparsan yap, gördüğünün seni görmesini bekleyemezsin!
gözlerim yorgun…
dudaklarım hissiz…
sarılmadan geçip giden uğurlamaların, kavuşmaları hep beklentisiz
söyleyemediklerini söylesen de şimdi
sesine aşina yanım, onca sessizlikten sonra artık sağır!
isteyerek değil…
çok çalıştım
paylaştığımız hayatımızda bıraktığın onca üstü kapalı git izine
beni yerle bir eden kendince açık olan her tepkiye
ve bence bana tanımadığım bir adamı göstermene rağmen
daha önce de gitmiştim…
çok çalıştım…
daha önce de gitmiştim…
kendi isteğimle…
anladım ki daha önce sevmemiştim!
çok çalıştım inan
değişen yanımın aslında hep aynı olduğunu göstermeye
her defasında daha da tozlanan canımı kırmadan korumaya
ve alışmaya kendime…
bu göz gözü görmez dumanlı halime
çok alışmaya çalıştım hem de…
tanıştım seninle doğan yanımla da, ölen yanımla da
birini yaşattım! yaşatıyorum da hala
ama diğerinin ölmesine engel olamıyorum da
yorulmak, dinlenmekten geçmiyor
an be an çöküyor, insanın içindeki güç
işığı sönüyor…
beyaza dönüyor rengi git gide
hissizleşiyor…
ne yormak istedim seni,
ne de yormak kendimi
söylediğin gibi,
çok çalıştım
gitmeye de kalmaya da…
ikisi de aynı acı, ikisi de rezil
daha önce de gitmiştim
ama böyle kalarak değil
böyle kalarak değil...
"Çisel Onat"
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
